Hangisi Gerçek Dost?

Abone Ol
“İnsan ile ölümün misâli, üç tane dostu olan bir kişiye benzer. O kişiye (ölüm geldiğinde, bu) dostlarından birine şöyle sorar:
«‒Bana nasıl yardımcı olabilirsin?» O dostu (bu suâle şu cevâbı verir):
«‒Ben senin malını muhâfaza ediyorum. Ondan dilediğin kadar alabilirsin. Almayıp bıraktığın şeyler ise senin değildir.» (Bu defâ) o kişi diğer dostuna (hitâben):
«‒Sen bana nasıl yardımcı olabilirsin?» diye sorar. O da:
«‒Ben seninle ilgili olarak üzerime düşen vazifeleri yaparım, vefat ettiğinde (cenâze namazını kılar), kabre defneder, sonra da seni kendi hâline bırakıp dönerim.» der.
Adam (bu sefer) üçüncü dostuna (yönelerek):
«‒Sen bana nasıl yardımcı olabilirsin?» diye sorar. O dostu ise (bir nevî gerçek dostluğun ne olduğunu ifâde sadedinde):
«‒Nerede olursan ol, ben (dâimâ) seninle beraberim! (Seni hiçbir yerde ve hiçbir zaman yalnız bırakmam!)» cevâbını verir.
(Sonra Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu üç dost hakkında şu izâhatı yapar:)
Birinci dostu, kişinin malıdır. Ondan alıp (Allah yolunda kullandığı, infâk edip hayırlar yaptığı malı) kişinin kendisinindir, (infâk etmeyip) biriktirdiği ise (kendi ölümünden sonra vârislerinin eline geçeceğinden) onun değildir.
İkinci dostu, kabilesi ve akrabalarıdır. Vefat ettiğinde gereken bütün vazifeleri yapar, sonra da onu (kabre defnedip) kendi hâline (yapayalnız) bırakırlar.
Üçüncüsü ise amel-i sâlihleridir, o nereye girerse bu dostu da onunla birlikte girer.” (İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, VII, 129; Hâkim, Müstedrek, I, 146/251; Heysemî, X, 251)
***
Dünya, iki kapılı bir handır. Bir kapısından bu dünyaya adım atan herkes için mecbûrî istikâmet, ölüm geçididir. Fakat bu hakikat karşısında yine de insan, aslâ fânîliği istemez, dâimâ ölümden kaçıp sonsuzluğu arar.
Hâlbuki Şeyh Sâdî Hazretleri’nin ifâde ettiği gibi:
“Eğer sen, yalnız kuru bir sûretten ibâret olursan, öldüğün zaman cismin gibi isminle de ölürsün. Eğer kerem sahibi ve ehl-i hizmet olursan, (yani amel-i sâlihlerle tezyin edilmiş bir hayatın olursa) ömrün, fânî cesedinden sonra da fedakârlığın ve gönüllere girdiğin kadarıyla devam eder.”
Bu sebeple yapılması gereken, bu fânî âlemde ekilenlerin biçileceği bir hasat mevsimi olan âhirette eli boş kalmamak için, bu dünya tarlasında amel-i sâlih tohumlarını bol bol saçmaktır. Zira bu dünyada yapılan her iyilik, âhirette karşımıza çıkacak bir güzelliğin zeminini teşkil eder.
Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyrulmaktadır:
“Namazı kılın, zekâtı verin, önceden kendiniz için yaptığınız her iyiliği Allâh’ın katında bulacaksınız. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı noksansız görür.” (el-Bakara, 110)
Gönüller sultânı Efendimiz’den nakledilen şu hâdise, bu hakikati bizlere ne güzel aksettirmektedir:
Peygamber Efendimiz’in âilesi bir koyun kesmiş ve etini de ihtiyaç sahiplerine infâk etmişlerdi. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- (bir müddet sonra) koyundan geriye ne kaldığını sorunca:
“–Sadece bir kürek kemiği kaldı.” denildi. Bunun üzerine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, gerçek servetin ne olduğuna dâir nebevî bakış açısıyla şöyle buyurdu:
“–Desenize bir kürek kemiği hâriç, hepsi bizim oldu!” (Tirmizî, Kıyâmet, 33)
Ashâb-ı kirâmın en fakirlerinden olan Ebû Zer -radıyallâhu anh-’ın şu hikmetli sözleri de, ölüm ve ötesine hazırlanmanın lüzûmunu ve yolunu ne güzel hulâsa etmektedir:
“Bir malda üç ortak vardır: Birincisi mal sahibi, yani sen; ikincisi kaderdir. O, hayır mı, yoksa felâket ve ölüm gibi şer mi getireceğini sana sormaz. Üçüncüsü mîrasçıdır. O da bir an önce başını yere koymanı (yani ölmeni) bekler, ölünce malını alır götürür, sen de hesâbını verirsin. Eğer gücün yeterse sen bu üç ortağın en âcizi olma!
Allah Teâlâ: «Sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe birre (hayrın kemâline) eremezsiniz…» (Âl-i İmrân, 92) buyuruyor. İşte benim en sevdiğim malım, şu devemdir. (Âhirette karşıma çıkması için) onu kendimden önce gönderiyor (sadaka olarak veriyor)um.” (Ebû Nuaym, Hilye, I, 163)
İdrâk edeceğimiz Kurban Bayramı’nı da bu şuur içinde yaşamanın gayreti içinde olmak lâzımdır.
Rivâyete göre Ömer bin Hattâb, bir gün Bakî Kabristanı’nın yanından geçerken şöyle demişti:
“Allâh’ın selâmı üzerinize olsun ey kabir ehli! Buraları soracak olursanız, hanımlarınız evlendi, evlerinize başkaları oturdu, mallarınız mirasçılara dağıtıldı.”
Bu sözlere cevâben, hâtiften şöyle bir ses duyuldu:
“Yâ Ömer! Sen de buraları soracak olursan, önden ne göndermişsek burada onu bulduk, infâk ettiğimiz şeylerin karşılığını fazlasıyla aldık, elimizden geldiği hâlde yapmadığımız şeyler konusunda da hüsrâna uğradık.” (Rûhu’l-Beyân, I, 557)
Bunun içindir ki, Yüce Rabbimiz, biz kullarını şöyle îkaz buyuruyor:
“Ey îmân edenler! Allah’tan korkun ve herkes yarına ne hazırladığına baksın! Allah’tan korkun, muhakkak ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” (el-Haşr, 18)
“Îman edip de amel-i sâlih işleyenler (bilmelidirler ki) Biz, güzel işler yapanların ecrini zâyi etmeyiz.” (el-Kehf, 30)
Cenâb-ı Hak, bizleri, dostluğu ebedî olan amel-i sâlihler işleyemeye muvaffak kılsın. Son nefese kadar, rızâsı istikâmetinden bir zerre ayırmasın…
Âmîn!..